Reklam
Bugun...
TSK'nın “Yerli Ordu” Olması Ne Demek?


Müyesser Yıldız
 
 
facebook-paylas
Tarih: 03-09-2018 13:23
     

FETÖ kumpaslarının en yoğun olduğu 2010-2011'da sık sık “Darbeci zihniyetin” TSK'daki eğitim sisteminden kaynaklandığı propagandası yapıldı.

Misal; 15 Temmuz'dan sonra “FETÖ”den bir süre tutuklu kalan dönemin Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi Lale Kemal şunları yazdı:

“Genç yaşta orduya katılan bireyler, sivillerden üstün oldukları, Atatürk’ün laik Cumhuriyet’ini koruma ve kollama sorumluluğunun omuzlarına yüklendiğini, dolayısıyla bu ilkelerin çiğnendiğini gördükleri ya da görmeseler bile durumdan vazife çıkartıp, gerektiğinde darbe yapmanın da meşru olduğunun sürekli anlatıldığı bir eğitim müfredatı ile yetiştiklerine göre, kimi mensuplarının yargı önünde hesap veriyor olmalarının şokunu yaşıyor olabilirler. Ama bazı subayların bu şoku atlattıklarını ve hukukun üstünlüğü ilkesinin tezahür ettiği şeklinde gerçeklerle yüzleşme moduna geçtiklerini söyleyebiliriz.”

Mehmet Ali Birand'ın, “Böyle subay yetiştirirseniz, darbeye hayret etmeyin” başlıklı yazısında da şunlar vardı:

“12 yaşında Askeri Liselere giren çocuklara, komutanlarının yaptıkları konuşmalar dikkatimi çekmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subay yetiştirme sistemi, verilen eğitim, subayımıza açıkça, gerektiğinde darbe yapma hakkı olduğunu öğretiyor. Konuşmaları dinleyin, okutulan kitaplara bakın, subayların nasıl laik Cumhuriyeti korumaya ve kollamaya hazırlandığını hemen görüyorsunuz. Eğer biz önümüzdeki dönemlerde artık arkamıza bakmadan, 'Asker Ne Yapacak' diye kaygı duymadan yaşamak istiyorsak, o zaman sorunun temeline inmek kaçınılmazdır.”

Bu iddialar üzerine Genelkurmay Başkanlığı Mayıs 2012'de bir açıklama yaparak, “TSK’nın eğitim sürecinin hiçbir safhasında darbeler, devlet yönetimine müdahale ve benzeri konuları içeren veya bu yönde yorumlara yol açacak şekilde bir eğitim verilmediğini” savunmak zorunda kaldı. Açıklamaya, okullarda okutulan zorunlu ve seçmeli dersler ile askeri ders içerikleri de ayrıntılı bir biçimde eklenip, şöyle denildi:

“Türk Silahlı Kuvvetleri Ortaöğretim kurumlarında eğitim öğretim faaliyetleri, MEB Askeri Liseler Haftalık Ders Çizelgesi’ne uygun olarak sürdürülmektedir. Askeri Liselerde, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı hazırlık sınıfı bulunan Anadolu liselerine denk eğitim verilmektedir Yükseköğretim kurumlarının ders çizelgeleri ise ulusal ve uluslararası standartlara uygun bir biçimde, YÖK Kanunu ve askeri ihtiyaçlar dikkate alınarak hazırlanmaktadır. Eğitim sürecinin hiçbir safhasında darbeler, devlet yönetimine müdahale vb. konuları içeren veya bu yönde yorumlara yol açacak şekilde bir eğitim verilmemektedir.”

TSK'daki eğitim, Kasım 2012'de bir kez daha gündeme geldi. Bu defa konu, askeri liselerde seçmeli Kuran-ı Kerim, Hz. Peygamberin hayatı ve temel dini bilgiler dersine onay verilip, “Onurlu yaşam ve inisiyatif sahibi olma konularının” işlendiği temel değerler dersinin kaldırıldığı iddiasıydı. Genelkurmay, bunun üzerine yaptığı açıklamada ise Milli Eğitim Kanunu'nda yapılan değişiklikle, “Ortaokul ve liselerde, Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur” hükmünün getirildiğini, Astsubay Meslek Yüksek Okulları dahil, askeri liselerin eğitim ve öğretim faaliyetlerinin de Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına tabi olarak yürütülmesi sebebiyle sözkonusu seçmeli dersin diğer seçmeli derslerle birlikte TSK ortaöğretim okullarının haftalık ders çizelgesine dahil edildiğini belirtip, kaldırıldığı öne sürülen “Temel Değerler Dersi”nin Işıklar Askeri Hava Lisesi öğrencileri tarafından tercih edildiğini ve 9. sınıfta haftada bir ders saati olarak şekilde öğretime açıldığını bildirdi.

-Derslerde Atatürkçülük Var mı?-

Mâlum 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra askeri liseler kapatıldı. Harp okulları ile astsubay meslek okulları yeniden düzenlendi ve Milli Savunma Üniversitesi'ne bağlandı.

Lale Kemal'in, “Atatürk’ün laik Cumhuriyet’ini koruma ve kollama sorumluluğunun genç yaşta orduya katılan bireylerin omuzlarına yüklendiği” cümlesi ve askeri eğitime ilişkin geçmişteki bu tartışmalardan hareketle şu anki durumu soralım; Bugün askeri okullarda hangi dersler okutuluyor? Milli Savunma Üniversitesi internet sitesinde ders çizelgeleri gözükmüyor da!..

Bir başka ayrıntıya daha dikkat çekelim; Kara, Hava ve Deniz Harp Okulları ile Deniz Astsubay Meslek Okulu'nun “Amaç, görev, ana ilkeler, vizyon ve akademik program” başlıkları altında, “Atatürkçü düşünce sistemi, Atatürk Milliyetçiliği, Atatürk İlke ve Devrimleri doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerine yürekten bağlı olmak”tan söz edilirken, Kara ve Hava Astsubay Meslek Okullarında Atatürk'e ilişkin hiçbir ibare yok!..

-Milli Ordu Ne Demek?-

Kumpaslar döneminde sıkça TSK'nın “dinsizliği” de ima edildi.

Oysa Türk Ordusu, kurulduğu günden beri “Milli Ordu” olarak tanımlanmıştı.

Ergenekon kumpasıyla cezaevine atılan Türkiye'nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da Silivri'deyken “Milli Ordu”yu şöyle anlatmıştı:

“Milli Ordu Türkiye'nin temelidir; Mustafa Kemal'in emanetidir. Bu niteliğinin bitmesi durumunda ne olacağını söylemek dahi istemiyorum. 76 milyona dayanan Milli Ordu'da etnisite olmaz. Biz sınavlarda bakarız, Hakkarili biri yoksa üzülürdük... Son dönemde gelen ihbarların çoğunluğu Alevilik konusundaydı. O subay Alevi vs. Bu tür ihbarlarla Milli Ordu'yu yok etmek için tehlikeli oyunlara kalkışanları bugün daha net görüyoruz.”

Başbuğ, tahliye olduktan sonra verdiği bir röportajda ise TSK’ya din konusunda haksız eleştiriler yöneltildiğini ve bunun zaman zaman psikolojik harekata dönüştürüldüğünü hatırlatarak, “Böyle bir şey olabilir mi? Ben daha önce de söyledim, 'Peygamber ocağı' dediğiniz bir kurumdur ordu. Dinsizlik söz konusu olabilir mi? 'Allah Allah' diye taarruz eden bir ordudan, gemilerinin direğinde Kuran-ı Kerim bulunan bir ordudan söz ediyoruz. Bu TSK’ya yöneltilen en haksız eleştiridir. Türk Ordusu'nu bu şekilde suçlamak kabul edilemez, bizler bu ocağın içinde büyüdük, yaşadık. Savaşta, cephedeki mevzide ateist yoktur. Mevziye girince kimse ateist olmaz, dua eder” demişti.

TSK'nın en önemli özelliğinin “Milli ordu” vasfı olduğunu vurgulayan Başbuğ, ordunun bu vasfını nasıl kaybedeceğini de şöyle açıklamıştı:

“1-Etnik farklılıkların girmesi, 2- Mezhep farklılıklarının girmesi, 3- Liyakatin kaybolması. Eğer orduya bu farklılıklar girer, liyakat yerine başka ölçüler esas alınırsa, ordunun emir-komuta düzeni de görevinin gerektirdiği yapısı da bozulur, dağınıklık başlar. Bu nedenle Türk ordusunun milli vasfını koruması, kaybetmemesi hayati önemdedir. En çok dikkat edilmesi gereken husus budur.”

-SETA'nın TSK Reformu Yol Haritası-

Kumpalar dönemine ait bu temel tartışmalardan sonra ilginç bir kesişmeye dikkat çekelim.

İktidara yakın düşünce kuruluşu SETA (Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) tarafından 15 Temmuz'dan sonra Ağustos 2016'da hazırlanan, “TSK’nın Reformu Sivil-Asker İlişkilerinin Dönüşümü İçin Bir Yol Haritası” başlıklı raporda özetle şu tespitler yapıldı:

“Askeri okulların lise düzeyini temsil eden kısımları, tüm Anadolu coğrafyasından gençleri 13-14 yaş aralığında askeri eğitime alarak çekirdekten asker yetiştirme gibi bir amaca hizmet etmeyi hedeflese de demokratik yönetimi içselleştirmemiş bir yönetim anlayışı içerisinde söz konusu öğrencilerin henüz olgunlaşmamış kişilikleri, izole bir ortamda istenilen her yöne evrilebilme ihtimali taşımaktadır.”

“Profesyonel askeri eğitim, askerde mevcut 'ülkenin gerçek sahibinin asker olduğu' paradigmasını değiştirerek, demokratik zihniyeti ve milli iradeye sadakati yeşertebilecek yegane husustur.”

“17 Eylül 2011 tarihinde Genelkurmay Başkanlığınca yapılan basın açıklamasında, 'Türk Silahlı Kuvvetleri’nde subaylara yönelik eğitimin hiçbir safhasında darbeler ve devlet yönetimine müdahale gibi konularda eğitim verilmediği' yönünde bir bilgilendirme yapılsa da yine Genelkurmay Başkanlığının o tarihte açıklanan ilgili kurumların müfredatları incelendiğinde, 'demokratik sivil-asker ilişkilerine' yönelik kapsamlı bir programın olmadığı da aşikardır. Bu sebepten savunma konularında yetkin entelektüel kapasite inşası ile birlikte, Batı demokrasilerindeki uygulama ve müfredatlar örnek alınarak, profesyonel askeri eğitim siyasi iktidarın tereddütsüz müdahil olduğu bir alan olmalıdır.”

“Askeri okulların lise düzeyinde eğitim veren kurumları anakronik (çağdışı) hale geldiğinden ivedilikle kapatılarak subay eğitimi için Harp Okulları sivil siyasetin müdahil olduğu yeni bir müfredat ve akademik kadro ile varlığını sürdürmeye devam etmelidir.”

Var mı, Lale Kemal veya Mehmet Ali Birand'ın savunduklarından bir farkı?

-Erdoğan: Tamamen Yerli ve Milli Bir Yapı Kurduk-

Tüm bunları hatırlatmamızın sebebi mi? Erdoğan'ın 30 Ağustos'ta Kara Harp Okulu mezuniyet törenindeki konuşması. Ancak bundan önce geçen yılki mezuniyet törenindeki şu sözlerinin altını çizelim:

“Bu ordu, darbecilerin, cuntacıların, vesayetçilerin ordusu değildir. Bu ordu, FETÖ’cülerin ordusu değildir. Bu ordu, şu veya bu yabancı kurumun ordusu hiç değildir. Bu ordu, sadece ve sadece Türkiye’nin ordusudur, Türk Milletinin ordusudur. Bugün diğer harp okulları gibi Kara Harp Okulu da milletin evlatlarının tamamına kapıları açık olacak şekilde öğrenci kabul ediyor. Hiçbir ideolojinin, hiçbir kesimin, hiçbir marjinal zihniyetin okullarımızı ele geçirmesine imkân vermeyecek, tamamen yerli, tamamen millî bir yapıyı buralara hakim kıldığımıza inanıyorum.”

Bu yılki konuşmasına gelince;

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tüm harp okullarının Milli Savunma Üniversitesi'nin bünyesinde toplayarak yeniden yapılandırıldığını ve bu yeniden yapılandırma sonrası ilk mezunların verildiğini vurguladı.

“Askeri okullar kapatıldı” propagandasının doğru olmadığını belirtip, “Günün şartlarında ihtiyaç kalmadığı için sadece askeri liseler kapatıldı” dedi.

Askeri okullardaki eğitim-öğretimin içeriğinin önemine dikkat çekerken de özetle şunları söyledi:

“TSK'nın personel ihtiyacını karşılama konusundaki reformumuzu tabelayla sınırlı tutarsak, kendi kendimizi kandırmış oluruz. Asıl buradaki zihniyeti değiştirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye'nin sürekli darbe ve cunta üreten, vesayetin aracı haline gelen değil, ülkesini ve milletini en iyi şekilde savunacak bir orduya ve insan gücüne ihtiyacı vardır. Milli Savunma Üniversitemizin bu doğrultuda çok önemli çalışmalar gerçekleştirdiğini biliyorum. Ancak içerik konusunda henüz arzu ettiğimiz seviyeye gelemediğimizi düşünüyorum. Kurumsal açıdan yeniden yapılanma süreci önemli ölçüde tamamlandı. Artık tüm enerji ve zamanın içerik üzerinde yoğunlaşması gerekiyor... Türk Silahlı Kuvvetlerimizi subayından erine kadar tüm askerleriyle, içlerinden çıktığı milletimizin hasletlerine uygun şekilde güçlendirmeye devam edeceğiz. Ordumuzu, FETÖ ve PKK başta olmak üzere ülkemizin ve milletimizin düşmanı terör örgütlerinin tasallutundan kurtarmakla kalmayacak, her yönüyle yerli ve milli vasfını güçlendireceğiz. Bu konuda Milli Savunma Üniversitemize ve komuta kadememize güveniyoruz.”

- “Yerli” Vasfından Ne Anlamalıyız?-

Dört bir taraftan kuşatıldığımız bir zamanda, dünyanın gözü önünde, bizzat “Başkomutan” tarafından ordumuzun hâlâ “darbeci, cuntacı” diye suçlanması bir yana, “Milli Ordu” vasfına eklenen “Yerlilik” üzerinde duralım.

Acaba bundan kastedilen nedir?

Askeri liseler kapatılarak, tümüyle İmam Hatip mezunlarının önünün açılması mı?..

Okullara alımdan tayin, terfilere kadar iktidara yakınlığın dikkate alındığı iddiaları mı?..

Geçenlerde İYİ Parti'li Ümit Özdağ'ın gündeme getirdiği, neyse ki yalanlanan, Kara Harp Okulu'nda namazı hangi tarikat liderinin kıldıracağı tartışmalarının yaşanması mı?

TSK'dan “Atatürkçü ve Alevilerin tasfiyesinin” sürdüğü, çeşitli tarikatların etkin olmaya başladığı söylentileri mi?..

Veya Güneydoğu'ya denetime giden üst düzey bir komutanın, kendisini karşılamaya gelmeyen komutanın nerede olduğunu sorması üzerine, “Vakit namazında” cevabının verildiği ya da başında takke, önünde Kur'anla evrak imzalayan bir komutanın varlığından söz edilip, bu kişilerin terfi ettiğinin konuşulması mı?..

“İnşallah kast edilen bunlar değildir” deyip, merhum Yaşar Nuri Öztürk'ün “Kur'an'ın Yarattığı Mucize Devrimler” isimli kitabından iki örnekle bitirelim:

İlki; Hanbelî Mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel'den. Hanbel'e sorarlar:

“İki adamımız var. Biri takva sahibi, ama zayıf. Öteki günahkâr, ama güçlü. Hangisiyle gazaya çıkalım.”

İmam şöyle der:

“Takvası değil, gücü fazla olanla yola çıkın! Takvası fazla olanın takvası kendine, zayıflığı Müslümanlara mal olur. Gücü fazla, takvası az olanın ise günahı kendine, gücü Müslümanlara mal olur!..”

İkinci örnek; AKP'lilerin de önemsediği Seyyid Kutup'un “İslam-Kapitalizm Çatışması” kitabından.

Hz. Ebubekir, Peygamberimizin “Ümmetin emini” diye andığı Ebu Ubeyde'ye halife sıfatıyla şöyle bir emir gönderir:

“Halid bin Velid'i Şam'daki savaşta çarpışması için kumandan seçtim. Ona muhalefet etme. Sözlerini dinle, emirlerini yerine getir. Ben ona sana emir tayin etmekle birlikte, takvada senin ondan üstün olduğunu biliyorum. Fakat onda harbi yönetecek öyle bir kabiliyet vardır ki, sen bundan yoksunsun.”

Müyesser YILDIZ
3 Eylül 2018

 



Bu sitede yer alan bilgiler İkinci Bölge Haber adresi kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Tüm hakları Telif Hakları Yasası'nca korunmaktadır. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
İnternet Gazetemizde yayınlanan Haber, Makale, Video, Galerilerdeki kategori Resimlerinin Yayınlanmış olması desteklediğimiz anlamını taşımaz.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
loading...
GÜNDEM'DEN BAŞLIKLAR
YUKARI